Eğitimci & Yazar – Şahsenem PARLAK – “MEVSİMLER DEĞİŞSE DE AŞKIN TANIMI HEP AYNIDIR…”


Sonbahar, yalnızca bir mevsim değildir; kalbin içinde esen rüzgârın adıdır.

Biraz eksilmek, biraz yavaşlamak, biraz da kendine dönmektir.

Tıpkı aşk gibi — bir zamanlar coşkulu bir ilkbaharken, şimdi içinde düşünce taşıyan bir sonbahara dönüşür.

Aşk, yüzyıllardır insanın hem en büyük tesellisi hem de en derin yarası olmuştur. Fakat bu çağda, aşkın biçimi de dili de değişiyor. Bauman’ın “akışkan modernite” dediği dönemde, ilişkiler de akışkanlaştı. Kurulan bağlar kök salmadan çözülüyor, “birlikte”lik duygusu geçiciliğin gölgesinde soluyor. Aşk artık bir sığınak değil, bir deneyim alanı gibi yaşanıyor; başlanıyor, yaşanıyor, bitiyor — bazen bir “çıkış bildirimi” kadar kolaylıkla.

Oysa eskiden, aşk bir emekti. Mektuplar yazılırdı, beklenirdi, özlemler sabırla taşınırdı. Şimdi hızın içinde kaybolduk. “Seni seviyorum” demek, bir bildirim sesi kadar kısa, bir anlık etkileşim kadar yüzeysel hale geldi. Fromm’un dediği gibi, “Aşk bir duygudan çok bir eylemdir.” Bizse artık eylemi değil, etkilenmeyi seviyoruz.

Toplumsal ilişkilerde de aynı hız hâkim. İnsanlar birbirine yakın ama aslında çok uzakta. Dostluklar, aile bağları, hatta dayanışma duygusu bile görünür olma isteğiyle biçimleniyor. Sosyal medya, duyguların vitrinine dönüştü. Simmel’in yüzyıl önce söylediği “modern hayatın trajedisi” bugün daha görünür: çok şey biliyor, az şey hissediyoruz.

Kierkegaard, “Aşk, benliğini kaybetmeden bir başkasında yeniden bulmaktır” der. Oysa biz, kaybolmaktan korktuğumuz için sevmeye çekiniyoruz. Modern insanın aşkı; temkinli, hesaplı ve çoğu zaman yalnız. Sevilmek istiyor ama değişmek istemiyor. Oysa aşk, bir dönüşümdür; kendinden biraz eksilmeden kimse bir başkasına yer açamaz.

Peki, bu çağda derin bir sevgi hâlâ mümkün mü? Belki evet. Ama artık o derinlik, kalabalıklarda değil, sessizlikte saklı. Bir bakışta değil, bir anlayışta gizli. Sevgi, yeniden tanımlanmayı değil, yeniden hissedilmeyi bekliyor. Çünkü aşk, büyük sözlerde değil; küçük sabırlarda, dinlemelerde, susmalarda yaşar.

Toplum aşkı bir tüketim nesnesine dönüştürmüş olabilir ama bu, onu tamamen kaybettiğimiz anlamına gelmez. Belki de bu hız çağında en büyük direniş, yavaş sevmektir. Yavaşlık, derinliğin kardeşidir. Birini gerçekten tanımaya zaman ayırmak, modern dünyanın en sade ama en devrimci eylemidir.

Ve şimdi yine güz geldi, Ömür Hanım. Rüzgârın sesi pencerede, caddelerde dökülen yapraklar, havadaki ince hüzün… Kimimiz bir kaybın ardından susuyor, kimimiz hâlâ bir ses bekliyor. Fakat içimizde aynı soru dolaşıyor: Aşk mı değişti, yoksa biz mi artık eskisi kadar derinden hissedemiyoruz?

Belki cevap doğada saklıdır. Her sonbaharda yapraklar dökülür ama ağaç köklerini bırakmaz. Aşk da öyledir: biçim değiştirir ama özünü korur. Değişen yalnızca zamanın ritmidir, sevmenin anlamı değil. Çünkü insan, ne kadar modernleşirse modernleşsin, kalbin dili hep aynı kalır — biraz sessiz, biraz kırılgan ama her daim umutlu.
Ve şairin dediği gibi:

“Bir kalbiniz vardı,unutmayınız”

Facebook
Twitter
LinkedIn
WhatsApp

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Subscribe to My Newsletter

Subscribe to my weekly newsletter. I don’t send any spam email ever!

Subscribe to My Newsletter

Subscribe to my weekly newsletter. I don’t send any spam email ever!