- Psk.meliskolayli
Son yıllarda “zorbalık” kelimesini neredeyse her anlaşmazlıkta, her kırıcı sözde ya da her dışlanma hissinde duyar olduk. Sosyal medyada, okul koridorlarında, ebeveyn sohbetlerinde bu kelime sıkça dolaşıyor. Bu kadar yaygın kullanılınca da anlamı giderek bulanıklaşıyor. Oysa her inciten davranış zorbalık değildir; ama zorbalık da sanılandan çok daha ciddi ve derin izler bırakan bir deneyimdir. Özellikle akran zorbalığı, modern yaşamın hızlanmasıyla birlikte hem görünür hem de karmaşık bir hal almış durumda.
Akran zorbalığı, benzer yaş grubundaki çocuklar ya da ergenler arasında, bilinçli, tekrarlayıcı ve güç dengesizliğine dayalı zarar verici davranışlar bütünüdür. Bu zarar hem fiziksel hem de sözel olabilir; itme, vurma, alay etme, lakap takma, küçük düşürme şeklinde. Sosyal zorbalıkta ise çocuk, gruptan dışlanır, yok sayılır, hakkında dedikodu yapılır. Günümüzde bunlara bir de dijital boyut eklendi: Siber zorbalık. Mesajlar, ekran görüntüleri, sosyal medya paylaşımları üzerinden yapılan saldırılar, çocuğun güvenli alanı olan evine kadar taşınabiliyor.

Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Her tartışma, her kavga ya da her kırıcı söz akran zorbalığı değildir. İki çocuk arasında zaman zaman yaşanan anlaşmazlıklar, karşılıklı öfke patlamaları ya da güç çatışmaları gelişimin doğal bir parçasıdır. Çocuklar sosyal ilişkileri bu denemelerle öğrenirler. Zorbalığı ayıran temel nokta; niyet, süreklilik ve güç farkıdır. Eğer bir çocuk sürekli hedef alınıyor, kendini savunmakta zorlanıyor ve bu durum tekrarlıyorsa, o zaman zorbalıktan söz edebiliriz . Aksi halde her olumsuz yaşantıyı zorbalık etiketiyle tanımlamak, hem kavramı değersizleştirir hem de çocukların problem çözme becerilerinin gelişmesini engelleyebilir

Peki akran zorbalığı neden artıyor gibi görünüyor? Bunun tek bir nedeni yok. Öncelikle çocukların ve gençlerin sosyal alanları değişti. Eskiden zorbalık okul bahçesiyle sınırlıyken, artık dijital dünyada 7/24 devam edebiliyor. Bir çocuk, sınıfta yaşadığı bir dışlanmayı eve geldiğinde de telefon ekranında yaşamaya devam edebiliyor. Bu süreklilik, zorbalığın etkisini daha yıpratıcı hale getiriyor. Ayrıca yetişkin dünyasındaki rekabetçi ve performans odaklı iklimin çocuklara yansıması bu durumu tetikleyebiliyor. Sürekli karşılaştırılan, başarı üzerinden değer gören çocuklar, gücü ve üstünlüğü ilişkilerde kullanmayı öğrenebiliyor. Empati, iş birliği ve duygusal farkındalık geri planda kaldığında, güç gösterisi daha kolay bir ilişki dili haline geliyor.

Bir psikolog olarak altını çizmek istediğim en önemli nokta şudur: Akran zorbalığı yalnızca “zorba” ve “mağdur”dan ibaret değildir. Çoğu zaman sessizce izleyenler, müdahale edemeyen yetişkinler ve yanlış etiketlemeler de bu döngünün parçasıdır. Çocukları korumanın yolu, onları her zorluktan uzak tutmak değil; yaşadıkları deneyimleri doğru adlandırmak, sınır koymayı öğretmek ve empatiyi ilişkilerin merkezine yerleştirmektir.
Zorbalık kavramını yerli yerinde kullandığımızda, hem gerçekten yardıma ihtiyacı olan çocukları daha iyi fark ederiz hem de çocukların sosyal dünyasında yaşanan her çatlağı patoloji olarak görmemiş oluruz. Çünkü çocuklar, ilişkiler içinde büyür; ama nasıl ilişki kuracaklarını bizlerden öğrenirler.

Aile içi ilişkiler ve yetişkin tutumları da bu noktada belirleyici bir rol oynamamaktadır. Çocuğun evde nasıl bir iletişim modeli gördüğü, duygularının ne kadar ciddiye alındığı, sınırların nasıl çizildiği akran ilişkilerine doğrudan yansır. Bazı çocuklar zorbalığı uygularken, bazıları da sessizce maruz kalmayı öğrenmiştir. İki durumda da altta yatan ortak nokta, duygularla sağlıklı baş etme yollarının yeterince öğrenilmemiş olmasıdır.
,Bu nedenle akran zorbalığıyla mücadele, tek bir çocuğu “düzeltmekten” çok daha fazlasını gerektirir. Dinleyen, anlayan ve sınır koyabilen yetişkinlerle; duygularını ifade edebileceği güvenli alanlara ve empatiyi teşvik eden ilişkilere ihtiyaç vardır. Zorbalığı gerçekten azaltan şey, çocuklara yalnız olmadıklarını hissettirmek ve onlara güçle değil bağ kurarak var olabileceklerini göstermektir.






