İlk insan ateşi yaktığında, duman yükseldi.
O duman yalnızca ısınmak için değildi.
Bir çağrıydı.
Görünmeyene uzanan ilk eldi.
İnsan, daha konuşmayı öğrenmeden önce kokuyu tanıdı.
Tehlikeyi kokladı, güveni kokladı, yuvasını kokladı.
Bir mağaranın içindeki duman,
bir annenin saçına sinmiş ot kokusu, ateşin üstüne atılan yaprak…
Bunların hepsi hayatta kalmaktan öte, hayata bağlanma biçimleriydi.
Bir evin kokusu vardır.
Ama o koku duvarlardan gelmez.
Perdeden, koltuktan, halıdan da değil.
Bir evin kokusu, o evde yaşayan kadının iç dünyasından sızar.
Kadın nereye dokunursa orası yumuşar.
Nereye bakarsa orası anlam kazanır.
Nefes aldığı her yerde farkında olmadan bir iz bırakır.
İşte o iz, zamanla koku olur…
Kadim öğretiler bize şunu söyler:
İnsan ev kurmadan önce alan kurar.
Alan kuran da çoğu zaman kadındır.
Şamanik geleneklerde kadın;
ateşi yakar,
suyu çağırır,
toprağı düzenler,
havayı yumuşatır.
Ve bütün bunları yaparken evi yalnızca düzenlemez, ruhlaştırır.
Koku burada devreye girer.
Çünkü koku; sözden önce çalışır.
Bir kokuyu duyar duymaz bir yere ait hissederiz ya da içimiz daralır.
Çünkü koku hafızaya değil, ruha kayıt düşer.
Anadolu’da, Orta Asya’da, Mezopotamya’da kadınlar evi yalnızca temizlemezdi.
Evi kokuyla mühürlerdi.
Her koku bir niyet, her duman bir dua gibiydi.
Yeni bir eve taşınıldığında önce adaçayı yakılırdı.
Sadece temizlensin diye değil.
Önceki izler gitsin, yeni başlangıçlar yerleşsin diye.
Adaçayı toprağın bilgisini taşır.
Ağır enerjiyi alır, alanı sadeleştirir.
Bir evde adaçayı kokusu varsa, orada başlangıç vardır.
Eski zamanlarda bir kadın evinde huzursuzluk hissettiğinde kimseyle tartışmazdı.
Akşamüstü ocağa bir avuç adaçayı atar, dumanın evi dolaşmasını beklerdi.
“Ev kendine gelsin” derdi.
Çünkü bilirdi:
Ev önce sakinleşir, sonra insanlar.
Yasemin ise bambaşka bir dildir.
Yasemin gece açar.
Gizlinin, sezginin, kalbin diliyle konuşur.
Kadim kültürlerde yasemin, kadının çekim gücünü ve içsel yumuşaklığını temsil eder.
Bir evde yasemin kokusu varsa, sertlik çözülür.
Sesler alçalır, kalpler yavaşlar.
Anadolu’da bazı kadınlar yasemini yastığının altına koyardı.
Çünkü yasemin rüyaları açar.
Rüyalar açıldığında insan yolunu hatırlar.
Gül, kalbin kokusudur.
Anadolu’da gül suyu yalnızca güzel koksun diye kullanılmaz.
Evin içine serpiştirilen gül, kırgınlıkları yumuşatır.
İnsanı kendine daha şefkatli yapar…
Rivayet edilir ki,
zamanın yavaş aktığı, komşuluğun kapıdan kapıya olduğu yıllarda bir kadın yaşarmış.
Evi yerli yerinde, eşyaları tam, düzeni kusursuzmuş ama içinde tarif edemediği bir huzursuzluk varmış.
Ne pencerelerin yerini değiştirmek çözmüş bu hâli, ne perdeleri yenilemek.
Ne yaparsa yapsın evin içi aynı kalmış ama kadının içi sıkışmaya devam etmiş.
Günlerden bir gün, bunu fark eden yaşlı bir komşu, ona küçük bir şişe gül suyu uzatmış.
Ne uzun uzun anlatmış ne de öğüt vermiş.
Sadece,
“Akşamüstü serpiştir,” demiş
Kadın denemiş.
Gül suyunu evin köşelerine, kapı eşiğine, pencere önlerine bırakmış.
Eşyalar yerinden oynamamış.
Duvarlar aynı kalmış.
Ama evin hissi değişmiş.
Çünkü gül, kalbi hatırlatır.
Bu hikâyeden anladığımız şudur:
Her huzursuzluk düzenle çözülmez.
Her sıkışma eşya değiştirerek geçmez.
Bazen evin değil, hissin yerini değiştirmek gerekir.
Ve bazen bir evi iyileştiren şey, gözle görülen değil;
kalbe dokunan bir kokudur…
Nane ve okaliptüs ise nefesle ilgilidir.
Kadim öğretilerde nefes, ruhun evidir.
Nefes sıkıştığında hayat da sıkışır.
Bir evde nane kokusu varsa zihin açılır.
Hareket başlar.
Anadolu’da hasta odalarına nane asılırdı.
Çünkü nane yalnızca bedeni değil, ruhu da uyandırır.
Okaliptüs geçişlerin kokusudur.
Mevsim değişirken, hastalıktan sonra, uzun bir yorgunluğun ardından kullanılır.
Alan açar.
“Eski gitsin, yenisi gelsin” der.
Kadim bilgide kadının kokuları seçme biçimi sezgiseldir.
Bir gün adaçayı, bir gün gül, bir gün yasemin…
Bunun ölçüsü kitaplarda yazmaz.
Kadının iç sesi bilir.
Modern hayat kokuyu parfüm şişelerine hapsetti.
Oysa eskiler için koku süs değil, araçtı.
Alan düzenler, ruhu sakinleştirir, evi toparlardı.
Bir kadının ruhu karışıksa ev ağırlaşır.
İç huzuru varsa ev ferahlar.
Bazen bir eve gireriz ve “burada bir şey iyi” deriz.
İşte bunu söyleten şey kokudur.
Bir ev vardır, kapıdan girer girmez “hoş geldin” der.
Bir ev vardır, susar ama insanı tutar.
Aradaki fark eşyada değil, kokudadır.
İlk insandan bugüne değişmeyen tek şey şudur:
Kadın alan kurar.
Alan koku tutar.
Koku hafıza olur.
Ve bir ev, ancak onu kuran kadının nefesiyle tamamlanır…






