Gazeteci & Yazar – Nurgül BAYER – “Zamanı Yakalamaya Çalışırken”

 

Merhaba,

Bu satırlar benim için Ailem Kocaeli ailesine katılmanın bir başlangıcı.

Ve bundan sonra yazacaklarımın ilki…

Günlük hayatın içinden, durup bakmaya çalıştığım yerlerden yazacağım.

Sürç-i lisan edersem şimdiden affola; niyetim anlatmaktan çok hatırlamak.

Kalemim bazen sivri olabilir ama dilimin merhametten uzak düşmemesini dilerim.

Ben, hayatın aceleyle geçilen yerlerinde kalanları toplamaya çalışan biriyim.

Bu köşede; kesin doğrular değil, durup düşünmeye çağıran cümleler bulacaksınız.

Okuyucumuza bazen yol, bazen durak, bazen ferahlık; bana da kalemimi niyetimden ayırmamayı nasip etmesi temennisiyle…

Hoş geldim…

Bazen yetişmeye çalışırken hayatı kaçırıyoruz.

Saatlere, listelere, yapılacaklara yetişirken; günün kendisine geç kalıyoruz.

Zamanı yakalamaya çalışıyoruz ama o sırada zamanın içinden sessizce akan şeyleri görmüyoruz.

Sabah evden çıkarken kapıyı kilitliyoruz ama o kapının önünde bir an durup nefes almıyoruz.

Pencereden süzülen ışık, masanın üzerinde unutulmuş bir bardak su,

çocuğun ayakkabısını bağlarken söylediği yarım bir cümle…

Hepsi orada.

Ama biz yokuz…

Çünkü acelemiz var.

Bir yerlere yetişmemiz gerekiyor.

İşe, okula, sorumluluklara, hayata…

Sanki durursak geride kalacağız.

Sanki bakarsak gecikeceğiz.

Bir de elimiz hep dolu artık.

Her boşlukta, her bekleyişte, her durakta elimiz telefona gidiyor.

Asansörde, sırada, durakta, kapının önünde…

Otobüste yanımızda oturanın yüzüne bakmadan telefona kilitleniyor gözlerimiz ve

bir anlık boşluk bulur bulmaz ekrana dalıyoruz.

O arada önümüzden geçen mevsimi görmüyoruz.

Kaldırım kenarından çıkan çiçeği fark etmiyoruz.

Aynı yoldan her gün geçip, o ağacın ne zaman tomurcuklandığını bilmiyoruz…

Beklerken bakmıyoruz.

Bakmadığımız için de görmüyoruz.

Sürekli kafamızın arka sekmesinde farklı planları, yarınları düşünüyoruz.

Tabir-i caizse kırk tilki dolandırıp, kırkının da kuyruğunu birbirine değdirmemeye çalışıyoruz.

Aynı apartmanda yaşıyoruz ama komşularımızın adını öğrenmiyoruz.

Güvenlikte çalışanın, bahçıvanın, apartman görevlisinin ismini geçtim simasını bile bilmiyoruz.

Kapıdan çıkarken başımız önde, gözümüz ekranda.

Yan yana ama birbirimize değmeden yaşıyoruz.

Bir “merhaba”yı, bir bakışı, bir küçük selamı kaçırıyoruz.

Sonra da “insanlar eskisi gibi değil” diyoruz…

Belki insanlar değil, bizim bakışımız değişti.

Zaman hızlı akmıyor aslında.

Biz kendimizi hızlandırıyoruz.

Sonra da “günler nasıl geçti anlamadım” diyoruz.

Anlamıyoruz çünkü bakmadık.

Bakmadık çünkü hep bir sonrasına koştuk.

Evdeyiz ama evin içinde değiliz.

Aynı sofradayız ama aynı anda değiliz.

Aynı odada, aynı anda ama başka başka yerlerdeyiz.

Birlikteyken bile yetişmeye çalışıyoruz.

Bir sonraki saate, bir sonraki güne, bir sonraki şeye…

Ve bu arada kendimizi ertelemeye devam ediyoruz.

“Sonra dinlenirim.”

“Şu iş bitsin.”

“Biraz daha sabredeyim.”

“Zamanım yok.”

Zamanımız yok ama elimizde telefon var.

Durmaya vaktimiz yok ama yorulmaya hep vaktimiz var.

Kendimizi çoğu zaman fark etmeden erteliyoruz.

Canımızın acıdığı yere bakmamayı seçiyoruz.

Yorulduğumuzu hissettiğimiz anlarda durmak yerine,

daha ileriye bakıyoruz.

Buna dayanmak diyoruz.

Oysa insan kendini sürekli ertelediğinde,

bir gün kendine hiç yetişemiyor.

Mutluluk; bir çayın buharında,

bir çocuğun durup dururken söylediği bir cümlede,

apartman kapısında karşılaşılan bir komşunun yüzünde,

beklerken fark edilen bir çiçekte…

Bir konsere, bir tiyatroya, bir gösteriye gittiğimizde de aynı şey oluyor.

Orada olmayı değil, kaydetmeyi seçiyoruz.

O anı yaşamak yerine, ekrana sığdırmaya çalışıyoruz.

Bakmamız gereken yere değil, kaydedip kaydetmediğimize bakıyoruz.

Sonra canlı canlı önümüzde duran şeyi,

küçücük bir ekrandan izliyoruz.

Alkışlarken bile gözümüz ekranda,

gülüşleri bile tam duyamıyoruz.

O an geçip gidiyor.

Bizde kalan ise kaydı.

Ama his…

O çoğu zaman orada kalıyor.

Belki mesele zamanı yakalamak değil, mesele zamanın içinde kalabilmek…

Bir an durabilmek.

Ekranı kapatabilmek.

Başımızı kaldırabilmek.

Kendimize “ben buradayım” diyebilmek.

Hayat büyük mucizelerle gelmiyor çoğu zaman.

Küçük, sessiz, sade güzelliklerle geliyor.

Biz yavaşladığımızda görünür oluyor.

Belki bugün her şeye yetişemeyiz ama kendimize yetişebiliriz.

Belki her şeyi yapamayız ama bir şeyi fark edebiliriz.

Ve bazen bu yeter…

 

Facebook
Twitter
LinkedIn
WhatsApp

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Subscribe to My Newsletter

Subscribe to my weekly newsletter. I don’t send any spam email ever!

Subscribe to My Newsletter

Subscribe to my weekly newsletter. I don’t send any spam email ever!