Kapak Konuğu: Uzm. Fzt. Ost. Derya Aydın ÇAĞLAYAN “Bedene İnce Dokunuşlarla Denge”

Dokunuşla Gelen UMUT

Bu ay kapak konuğumuz, fizyoterapiyi yalnızca semptomları baskılayan bir uygulama olarak değil, bedenin kendi iyileşme potansiyelini merkeze alan bütüncül bir süreç olarak ele alan Uzm. Fzt. Ost. Derya Aydın ÇAĞLAYAN Sporcu rehabilitasyonu, omurga sağlığı ve osteopatik manuel terapi alanlarındaki klinik deneyimini psikonöroimmünoloji temelli yaklaşımlarla birleştiren Çağlayan, ağrının görünen nedenleriyle yetinmeyip altta yatan biyolojik, nörolojik ve davranışsal dinamikleri birlikte değerlendiriyor. Koruyucu terapinin ve doğru zamanda yapılan müdahalenin önemine dikkat çeken çalışmalarıyla, hem cerrahi dışı tedavi süreçlerinde hem de ameliyat sonrası normalleşme ve spora dönüş aşamalarında danışanlarına güvenilir bir yol haritası sunuyor. Çağlayan, mesleki birikimini ve bütüncül yaklaşımını İzmit’te Meditorium Sağlık Plazası’ndaki yeni merkezinde sürdürerek fizyoterapinin sağlık sistemi içindeki yerini daha derin ve sürdürülebilir bir noktaya taşımayı hedefliyor.

Sizi tanıyabilir miyiz? Fizyoterapiyi meslek olarak seçmenizde etkili olan unsurlar nelerdi?

Ben fizyoterapist Derya Aydın Çağlayan. 23 Nisan 1994 yılında Zonguldak’ta doğdum. Üniversite öncesi eğitimimi burada tamamlayıp sonrasında ise 2016 yılında Edirne Trakya Üniversitesi Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Bölümünden mezun oldum.

Bu mesleği seçmemin en önemli sebebi, modern tıpta bulunan acı gerçeği fark etmek oldu diyebilirim. Çünkü modern tıpta cerrahi işlem gerektiren durumlar tedavi edilebiliyordu evet; ancak cerrahi işlem gerektirmeyen durumlar için aynı durum söz konusu değildi. Çözüm her ne kadar ilaçlarla aransa da kalıcı bir çözüm oluşturmamakla beraber, sürekli kullanılan bu ilaçların yan etkileri de süreçle beraber büyümeye devam ediyordu. İnsanlar şekerleme gibi haplar yutmaya başlayıp ağrıyı hissetmediğinde sorun yok olmuyor, aksine ilerliyor; ta ki cerrahi işleme uygun görülene kadar. (Ki bu durum da koruyucu terapi dediğimiz, henüz sorun başlamadan müdahale etme şansını kişiye vermiyordu.) Veya kişi artık bu sorunu kendinde bir parça gibi görüp; hayatın temposuna uymak yerine, hayatı sorununa uydurmaya çalışıyordu. Devamında da “Merdiven çıkmayayım şimdi dizim ağrır”, “Çocuğu beşiğe koymayayım belim ağrır”, “Voleybolu omzum için bıraktım”, hatta “Hacca gidemiyorum, oralarda ne yaparım?” diyenleri bile gösterebilirim… 

Ancak son yıllarda daha da popüler olmaya başlayan fizik tedavi ve osteopati, aslında kas-iskelet sistemini okumayı ve dinlemeyi bana çok iyi öğretti. Böylece koruyucu terapi ve henüz başlangıç seviyesinde (cerrahi işlem gerektirmeyen) yakalanan sorunları tespit edip, temeldeki sorunu anlayarak kısa zamanda bunu geri döndürmek açıkçası beni tatmin ediyor. Sanırım bu tatmin duygusunun peşinde biraz sürüklendim.

 

“Kaslar vücudun en önce feda ettiği bölümlerdir.’’

Fizyoterapi bölümünün sağlık sistemi içindeki önemini nasıl tanımlarsınız?

Bu soru benim için çok önemli. Çünkü doğru kullanıldığında sadece kas-iskelet sistemi ile ilgili bölümler değil, her alanda aslında bir fizyoterapist görmek mümkün; kadın/erkek sağlığı, ürolojik sorunlar, göz, organ, kulak, cilt…

Çünkü kaslar vücudun en önce feda ettiği bölümlerdir. Düşünün, grip olduğumuzda vücut önce bizi yatağa düşürür, kasların enerjisini kısar ve her yerimiz ağrır. Unutmayalım; vücut bakteri, virüs, kanser ve diğer hastalıklarla başa çıkarken gerekli olan enerjiyi bir yerden çekmek zorundadır. Bunu beyinden, organlardan yapamaz çünkü onlar hayatidir. Covid olduğumuzda yaşadığımız sırt ağrısı, bağırsak enfeksiyonundan sonra veya kabızlık sonrası başlayan ama bir türlü bağdaştıramadığımız bel ağrısı, rahimdeki kistlerin yarattığı kasık ağrısı, kaç gündür ekşiyen midenin omuzda yarattığı ağrı gerçekten sadece bilgisayar başında oturmaktan mı oldu? Geçmeyen diş eti kanamaları ile bir türlü bağdaşmayan fıtıklar…

Bağdaşmıyor; çünkü diş hekimi dişe bakar, dahiliye doktorunuz organa bakar. Onlar teşhisi koyar, terapist ise bunun izlerini kas-iskelet sisteminde arar. Yani ağrının tek kaynağının kas veya kemik olmadığını bilir. Bu nedenle birçok dal ile iş birliği yapabilir.

Aynı zamanda da kas-iskelet sisteminde bulunan zayıf halkaları tespit eder ki organizmanın ileride ortaya çıkma ihtimali olan bir soruna önceden önlem alınabilsin.

Sadece başlangıç ve orta seviye sorunlardan bahsettik. Cerrahi sonrası normalleştirme dönemi, işe ve spora dönüş sürecinde de yine azımsanmayacak kadar önemli ki özellikle diz, kalça ve omuz cerrahisinde operasyonun kalitesini artırmak için artık olmazsa olmazdır.

Sizce osteopati ve fizik tedavi yeterince doğru anlaşılıyor mu?

Kesinlikle doğru anlaşılmıyor, daha doğrusu kullanılmıyor. Kullanılmıyor diyorum çünkü fizik tedavi aslında bedeni uzun süre sağlıklı tutmak için bir araç.

Bu yanlış anlaşılmanın iki temel ayağı var. Birincisi fizyoterapistlerin ta kendisi. Eğitimlerde olan eksikler, mesleki kaygılarla hâlâ haftalarca uzayan ve sonunda bir şey elde edilemeyen seanslar planlanıyor, korku üzerinden danışan bireyler yönetilmeye çalışılıyor. Tabii “iki seansta … son” sloganları sonrası insanların hayal kırıklıklarını saymıyorum bile. Üzgünüm ama kimse iki seansta mucize yaratmayacak.

İkinci sorun ise kullanılan ve artık etkinliğinin çok düşük olduğu bilinen yöntemler. Bize hâlâ geceleri kabusa çeviren, sabah işe gidemediğimiz bel ağrısını veya sporu bıraktıran diz ağrısını elektrik akımı ile tedavi edeceğini söyleyen bir sistem var. Şimdi beynin çok ilkel bir yapı olduğunu biliyoruz. Beyin vücuttaki sorunu çözmek için vücudu harekete geçirir; acıkırsanız yemek aramak, susarsanız su aramak için. Peki buzdolabını her açtığınızda dolap boşsa? Birkaç seferden sonra o dolabı açmak yerine başka dolaplar denersiniz. İnsanlar ağrı veya benzeri bir soruna fizik tedavide denediği o uzun seanslar sonrası çözüm bulamazsa, bu konuda uzman olmayan, tıptan ve literatürden uzak yöntemler denemeye başlar ki bu yöntemleri saymıyorum bile.

Eğitim süreciniz ve uzmanlaşma yolculuğunuz kariyerinizi nasıl şekillendirdi?

Aslında hiçbir zaman “gidip şu eğitimi alayım” demedim açıkçası. Hepsi ortaya çıkan ihtiyaçlardan dolayı birbirini kovaladı. 2016 yılında okuldan ilk mezun olduğumda sporcu ve omurga sağlığı üzerine tecrübe kazanmak istediğimi biliyordum. O dönem takip ettiğim çok sevgili üç isim; Halil, Adem hocalarım ve meslektaşım İbrahim Bey burada harika bir konsept oluşturmuştu. Ben de kalktım geldim buraya.

Çalışırken gördüm ki bizim ellerimiz her şeyimiz. Her şeyi onunla hissedecektik: eklem açıklığı yeterli mi, dokunun ısısı fazla mı, daha mı ödemli… O nedenle önce elleri eğittik ki bu çok zaman aldı. Zamanla “hissediyorum ama şimdi ne yapmalıyım?” başladı. Tamam, eklem açılmıyordu, ödemliydi ya da spazmdaydı kas ama ne yapmalıydım derken Alman menşeili 5 yıllık bir okulda osteopati – biyorejeneratif terapi eğitimine ve sonrasında da yüksek lisansa başladım.

Şimdi hissediyor ve ne yapacağımı biliyor ancak sebebini bilmiyordum. Bu kas neden spazmda, bu omuz donmuş; açalım da neden dondu? Bu da beni psikonöroimmünoloji alanına yönlendirdi. Burada psikolojinin başlı başına bir sebep olabileceğini, “strestendir” deyip geçtiğimiz fibromiyaljinin sebeplerini buldum. Bağışıklık sisteminin beyinden bile daha yüksek bir karar mekanizması olduğunu gördüm.

Sonuç olarak koca bir on yılı devirdik. Şimdi ise tüm bunları sindirmekle ve doğru, akılcı bir yöntemle danışanlarıma aktarmaya çalışıyorum.

‘’ Doğru, akılcı bir yöntemle danışanlarıma aktarmaya çalışıyorum.”

Sorunu bilmek, doğru karar vermektir.

Osteopatik bakış açısının klasik tedavi yaklaşımlarından en temel farkı sizce nedir?

Sonuçları ve cesaretleri… Osteopati veya manuel terapi seansları sorunu, örneğin boyun problemine boyun ağrısı, boyun düzleşmesi, fıtık diyerek yaklaşmaz; segmental yaklaşır. O segmentin kaslarına, eklemlerine, bağlarına kısacası her şeyine bakar ve o segmentte derinleşir. Doğal olarak sorunu bildiği için daha kısa süreli seanslar ve daha pozitif sonuçlar alır.

Daha cesaretlidir çünkü bir danışan size “koşayım mı, spora başlayayım mı, yüzeyim mi, işe döneyim mi?” diye sorduğunda kaynak nedeni bildiğiniz için herhangi bir aktivitenin provokasyon yapıp yapmayacağını da bilirsiniz ve güvenle “yap” ya da kendinizden daha emin şekilde “yapma” dersiniz. “Yapma” demek de cesaret isteyen bir şeydir. Çünkü bir sporcuyu o gün maça çıkarmamak veya birine “bu işi bırakmalısın” demek için düşündüğünüz şeyin doğruluğundan emin olmak gerekir.

Sporcu rehabilitasyonu alanındaki çalışmalarınız klinik pratiğinize nasıl bir katkı sağladı?

Sporcuyu sedanter bir birey gibi değerlendirmek çok güç. Hatta bu ayrımı dallar arasında yapmak da çok güç. Biz uygulama öğrenimimizde hep normal sınırları görüyoruz; sporcular bize daha uç sınırları gösteriyor. “Daha esnek olabilir mi?” dediğimiz noktada bir jimnastikçiyi, “daha güçlü olur mu?” dediğimiz yerde bir halterciyi görebiliyoruz.

Aynı zamanda karar verme mekanizmalarında, sabırlı olma konularında da değişiklik yaratıyor. Kademeli olarak spora dönüşlerde bazen acele etmemek, bazen de daha aceleci olmak gerekiyor. Sezonda mola verilip verilmeyeceğine karar vermek başlı başına bir sorumluluk. Ben özellikle tenis, voleybol ve basketbol ile spesifik ilgileniyorum. Bu durum beni omuz, dirsek ve el bileği konularında da ciddi şekilde geliştirdi.

Psikonöroimmünoloji gibi bütüncül bir yaklaşımı fizyoterapiyle birleştirmek size nasıl bir perspektif kazandırdı?

Bu alan derya deniz bir alan. Her okuduğum makalede, her eğitimde biraz daha mest oluyorum. Bu alan psikoloji, bağışıklık sistemi ve sinir sistemi arasındaki kıyasıya rekabeti anlatıyor. Her şeyin kimyasal boyutunu inceliyor. Doğal olarak elimizin kolumuzun bağlı olduğu sorunlara karşı elimizi güçlendiriyor.

Bağışıklık sisteminin çok pahalı bir sistem olduğunu biliyoruz. Vücutta ciddi bir enerji kaybı yaratır ve bu enerji öncelikle kas-iskelet sistemi üzerinden alınır. Bağışıklık sistemini uyaran şeyler sadece bakteri ve virüsler değildir; aşırı gluten gibi mimikri yapan materyaller de olabilir. Bu durumda uyarılan bağışıklık sistemi vücudun kendi yapılarına da saldırabilir. Tiroid bezlerinde Hashimoto’ya, beyinde multiple skleroz (MS), Alzheimer, Parkinson veya bağırsak geçirgen bağırsağa neden olabilir.

Yani bu hastalıklara karşı fizyoterapi açısından artık elimizde daha akılcı yöntemler var. Psikoloji ve davranışsal açıdan da bireyi ele alan bu dal, “strestendir” dediğimiz fibromiyalji gibi düşük enerji ve yaygın ağrıya sebep olan sorunlara da mercek tutuyor. Kişinin biyolojik ritminde ortaya çıkan sorunları ele alıp sonuçlarına çözüm sunuyor. Sabah saatlerinde düşük olan kortizol seviyesinin sizi yataktan sürünerek kaldırması ya da akşamları devreye girmeyen parasempatik sistemin ve gece uykuya dalamamanızın sebeplerinden birinin akşam yaptığınız spor olduğunu hatırlatıyor.

Tabii beslenmenin de önemi üzerinde duruyor, böylece diyetisyenlerle de sıkı bir çalışma sahası yaratıyor. Anlayacağınız, sonsuz bilgi denizi içinde siz nerede ne kadar kaybolmak isterseniz bu alan da o kadar size alan tanıyor. Sonuçta bu da bizi “bu kası gevşetelim, işimizi bitirelim” hâlinden çıkarıyor.

Bir uzmanın kariyerinde sürekli eğitim ve güncel kalmak neden bu kadar kritik? Siz bu süreci nasıl yönetiyorsunuz?

Sürekli değişen dünyada bir şeylerin sabit kalmasını bekleyemeyiz. Her gün dışarıda insanlar farklı yollar, yöntemler keşfediyor ve ben her zaman kendime “neden daha fazlasını bilmeyeyim ki?” derim. Ama doğrusunu söylemek gerekirse mesleğimi hem çok seviyorum hem de bazen bana zor geliyor. Belki daha kolay bir yolu vardır diye de kendimi güncel tutmaktan geri durmuyorum.

“Bilimle hisseden, bedenle konuşan bir meslek”

Bugün geldiğiniz noktadan geriye baktığınızda kariyerinizde dönüm noktası olarak gördüğünüz bir an var mı?

Evet, aslında bir süreç değil bir an diyebiliriz. Mesleğimi çok sevdiğim için ballandıra ballandıra anlatıyorum; ancak şu anda da hâlâ uzakta olsa sık sık telefonla görüştüğüm bir danışanım, henüz 3–4 yıllık bir terapistken bana gelmişti. Kendimden çok emin bir şekilde ona bunun düzeleceğini, bunun gibi çok danışan aldığımı söylemiş, üstelik kesin bir tarih de vermiştim.

Sonrasında yukarıda bahsettiğim sorunlar, yani uzun ama sonuç alınamayan seanslar yaşandı. Sonunda pes edip bunun olamayacağını söyleyip bırakmak istemiştim. Ancak bana dönüp elimden geleni yaptığımı bildiğini, demek ki olamayacağını söylemişti. Yani kısaca o gün kesin olarak öğrendim ki sorun aynı bile olsa her bedende iyileşme süreci farklıdır ve hiçbir zaman, konu ne olursa olsun, “kesin” kelimesini kullanmamak gerekiyormuş.

Fizyoterapi bölümünü tercih etmek isteyen gençlere ve bu alanda uzmanlaşmak isteyen meslektaşlarınıza ne söylemek istersiniz?

Fizyoterapist olduğunuzda, her ne kadar eğitim alırsanız alın, her ne kadar uzmanlaşırsanız uzmanlaşın, maalesef Türkiye’de yetki alanı oldukça kısıtlı bir meslek. Bu nedenle kan tahlili, röntgen, MR isteyemezsiniz; ilaç yazamazsınız, teşhis koyamaz ve tek başınıza bir program yazamazsınız. Bu nedenle yetki alanınız içinde her şeyi ellerinizle yapmak zorundasınız; her şeyi hissetmek, fiziksel olarak test etmek, süreçleri kişi bazlı tahmini yürütmek, hatta bazen deneme-yanılma yoluyla doğru yolu bulmak zorundasınız.

Her zaman iyi bir networkünüz olmalı çünkü hekimlerle aynı dili konuşmalı ve onlarla iş birliği içinde, yetki sınırlarını aşmadan beraberlik yürütmelisiniz. Kısacası tüm bunları yapmak için lisansüstü eğitim yetersizdir ve iş hayatınız boyunca bitmeyen eğitimler almanız gerekir. Tüm bunlara razıysanız, neden olmasın.

Facebook
Twitter
LinkedIn
WhatsApp

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Subscribe to My Newsletter

Subscribe to my weekly newsletter. I don’t send any spam email ever!

Subscribe to My Newsletter

Subscribe to my weekly newsletter. I don’t send any spam email ever!