UZM . PSK. ANGELA ORGE -“AĞLAMANIN SESSİZ PSİKOLOJİSİ: BEBEKLİKTEN YETİŞKİNLİĞE DUYGUNUN İZLERİ”

AĞLAMANIN SESSİZ PSİKOLOJİSİ: BEBEKLİKTEN YETİŞKİNLİĞE DUYGUNUN İZLERİ

Dünyaya gözlerimizi açtığımız o ilk anda kurduğumuz ilk cümle aslında bir çığlıktır.

Ağlamak…

Hayatın bizi selamlayış şekli, bizim de hayata “Buradayım.” deyişimizdir. Bebeklikte ağlamak yalnızca bir refleks veya fizyolojik bir boşalma değildir; ilişkilerin, bağlanmanın, güven duygusunun ve sinir sisteminin gelişiminde temel taşıdır. Bir bebeğin ağlaması, iletişimi başlatan en saf çağrıdır: “Beni duy, beni gör, benimle ilgilen.”

Nörobilim araştırmaları gösteriyor ki, bebek ağladığında vücudu yalnızca stres hormonu salgılamaz; aynı zamanda sakinleştirildiğinde oksitosin devreye girer, vagus siniri aktive olur ve sinir sistemi düzenlenir. Bir yetişkinin kucağına alınan bir bebeğin susması, sadece duygusal bir yakınlık değil; beyinde gerçekleşen gerçek bir nörolojik iyileşme sürecidir. Bu nedenle bir bebeğin ağlamasına cevap vermek, onun duygusal dünyasına güvenli bir temel atmakla eşdeğerdir.

Ancak her çocuk bu doğal döngüyle büyümez. Bazı evlerde ağlamak “ayıp”, “abartı”, “zayıflık”, “terbiyesizlik”, “çocuksuluk” olarak görülür. Çocuğun duygusu, yetişkinin konforuna ters düştüğü anda bastırılır. Ve o an çocuk yalnızca ağlamayı değil, duygusunu da içine gömmeyi öğrenir.

“Görünmez olursam sorun çıkmaz.”

“Duygularım beni sevilmez kılıyor.”

“Zayıflık tehlikelidir.”

Bu inançlar yıllar içinde büyür ve yetişkinin ruh dünyasına yerleşir.

Ağlamanın bastırılması, psikolojide “duygusal inkâr” olarak tanımlanır ve uzun vadede nörolojik, psikolojik ve sosyal işlevleri etkileyen çok katmanlı bir kırılma yaratır. Özellikle çocukluk döneminde “Ağlama, komik oluyorsun”, “Sen güçlü olmalısın”, “Hadi ama bu kadar şey için değer mi?” cümleleri çocuğun sinir sistemine şu mesajı verir:

“Duygun tehlikeli. Onu ifade etme.”

Bu mesaj yetişkinlikte şu belirtilere dönüşebilir:

• Kaygı ve anksiyete bozuklukları: Bastırılan her duygu, sinir sisteminde gerilim biriktirir. Kişi görünürde sakin ama içeride çalkantılıdır.

• Panik atak: Yıllarca içte biriktirilen korku, çaresizlik ve sıkışmışlık duygusu bir noktada bedensel patlama olarak ortaya çıkar.

• Depresyon: Duygu akışı kesilen insan yalnızca acıyı değil, sevinci, merakı, coşkuyu da hissedemez hale gelir.

• Somatik rahatsızlıklar: Migren, mide krampları, bağırsak sorunları, nefes darlıkları, göğüs sıkışması gibi psikosomatik belirtiler… Beden, susan duyguların taşıyıcısı olur.

• Duygu düzenleme bozuklukları: Kişi ya aşırı tepkisel olur ya da tamamen donuk. Ya taşar ya da kapanır.

• Bağlanma sorunları: Yakınlık = duygusallık = risk olarak kodlandığında, yetişkin ilişkilerinde ya aşırı mesafe ya aşırı tutunma görülür.

• Empati zayıflığı: Kendi duygusuna erişemeyen kişi, başkasının duygusuna da ulaşmakta zorlanır.

• Kontrol ihtiyacı ve mükemmeliyetçilik: İçsel karmaşa dış dünyayı kontrol ederek giderilmeye çalışılır.

• İçsel yalnızlık: Ağlamamak çoğu zaman çevreye değil, kendine karşı kapanmaktır.

Ağlamak, nörobiyolojik olarak sistemin yeniden ‘reset’ edilme yoludur. Ağladığımızda parasempatik sinir sistemi devreye girer, kalp ritmi yavaşlar, beden rahatlar, zihin berraklaşır. Aslında ağlamamak, beynin bu doğal iyileştirme mekanizmasını bloke eder. Bazen

danışanların “Ağlayamıyorum.” cümlesi, travmanın derinliğini anlatan en sessiz itiraf olur. Çünkü ağlamak güvende olduğumuzda ortaya çıkar; güven yoksa duygu da akmaz.

Toplumsal olarak erkeklerin ağlamasının yasaklanması, kadınların ise “hassas”, “duygusal”, “abartılı” görülmesi aslında iki uçta aynı psikolojik baskıyı yaratır:

Duygunun ayıplandığı bir toplumda sağlıklı ruh hali gelişemez.

Zira duygu, insanı insan yapan şeydir; inkâr edildiğinde davranış bozulur, ilişki bozulur, beden bozulur.

Yetişkinlikte ağlayabilen kişi, çocukluğunda güvenli bağlanmayı tatmış ya da sonradan bunu terapi yoluyla öğrenmiş kişidir. Terapide biri ilk kez ağladığında aslında yalnızca bugünün değil, yıllar önce durdurulmuş bir hikâyenin kapıları açılır. Gözyaşı o an sadece bedenden değil, çocukluktan dökülür.

Ve bu, insanın kendiyle kurduğu en dürüst karşılaşmadır.

Ağlamanın duygusal faydaları kadar gelişimsel faydaları da vardır: duygu boşaltımı, empati gelişimi, bağ kurma kapasitesinin artması, ruhsal dayanıklılığın güçlenmesi, zihinsel berraklık, sinir sisteminin regülasyonu… Hepsi gözyaşıyla bağlantılıdır. Yani ağlamak bir zayıflık değil; insanın kendi duygusal kapasitesini restore etme biçimidir.

Hiç ağlamayan, ağlayamayan ya da ağlaması sürekli durdurulan çocuklar yetişkin olduklarında iki uç davranış gösterebilir:

Ya duygudan kaçan, soğuk, mesafeli, kısa devre yapan bir sinir sistemi

ya da duygu seli içinde savrulan, bir türlü dengeye gelemeyen bir ruh hali.

İkisi de aynı kökten beslenir: duygunun doğal akışının kesilmesi.

Gözyaşı, yaşamın içinde insanı insana bağlayan en kırılgan ama en onarıcı alanlardan biridir.

Ağladığımızda beden yükünü azaltır, ruh nefes alır, zihin toparlanır.

Ağlamadığımız her yerde bir şey içimizde sıkışır;

ağlayabildiğimiz her yerde bir şey tamamlanır.

İnsan doğduğu gün ağlayarak hayata karışır.

Belki de bu yüzden, büyüdükçe unutsak da, içimiz hâlâ o ilk çığlığın dilini hatırlar.

Ve bazen tek ihtiyacımız olan şey, ruhumuza “Artık güvendesin, bırakabilirsin.” demektir.

İndan gözyaşında kırılmaz,tam tersine kırıldığı yerden şekil alır.

Facebook
Twitter
LinkedIn
WhatsApp

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Subscribe to My Newsletter

Subscribe to my weekly newsletter. I don’t send any spam email ever!

Subscribe to My Newsletter

Subscribe to my weekly newsletter. I don’t send any spam email ever!